26 Mart 2017 Pazar

Coşkuyla Ölmek || Şule Gürbüz

Kitabı incelemek ve satın almak için : Goodreads || D&R || KitapYurdu || Okuoku || Babil

***
“Beklemek, bir şeyin yoluna ve haline girmesini beklemek, beklerken olacak olanın olması için gereken her türlü başka hale geçişlere, kalışlara tahammül etmek ne zor şeydi. Başı da, ortayı da, sonu da bilip beklemek ne tahammülü güç şeydi. Tanrı’nın da yaptığı bu muydu? Baş, orta, son belli, helak kaçınılmaz, ancak önemli olan o zamanı geçirmek, o zamandan geçmek. Ve geldiğinde gelmemiş gibi, bilmemiş gibi, yaşamamış gibi gelmek, rüyayı görüp uyanmak ve ‘Neyse rüyaymış,’ demek ve aynı yerden uyumaya devam etmek. Yaşamaya da, ölmeye de yazık. Bu ölüm için yaşamaya, bu yaşamak için ölmeye yazık. Mezarlıklara, servilere, süsenlere, nisan sonunda açan katırtırnaklarına, telaşlı karıncanın adımlarına yazık, mezar taşına konup da bağıran karganın sesine yazık, ölüme ağlayan şaire, yaşam var zanneden filozofun nefesine yazık, şen taklalarla ilk senelerinde koşup zıplayan, ağaçlara tırmanırken seyredilip seyredilmediğini kontrol eden kedinin tırnaklarına yazık, ağdaki balığa, lokantada onu bekleyen anguta, önce ön iki ayağını sonra arkadakileri ovuşturup bu hareketinden büyük kâr ve kisve uman karasineğe yazık, hortumunu sallayan koca file, sanatlı sıçrayışı ile dahi boşluğu dolduramayan yunusa yazık, grafon kâğıdından gelincik ve petunyalara, en pürüzsüz çakıl taşına, kum olmuş zavallıya, sağdan sağdan yürüyen eşeğin inadına, yol kenarlarındaki ısınmış dikenlere, kozalağın içindeki fıstığa, duvara yapışmış yosuna yazık, bu topu binyıllardır çevirip duran sema-i muğlâka, titreyen kanatlara, açılan göğe ve onun katmanlarına, havanın, suyun olduğu, olmadığı yerlere yazık.”
***







"Ben kendimi ömrüm boyu, neden bilemem, aslını bilemem, sebeplerini bilemem, bir kusur timsali olarak gördüm. Bir kusur sürahisi idim de ne akıtırsam öyle akıtır, kusurlu akıtırdım. Hep eksik ve kırıktım da tamlanamazdım. Hep yarım ve yanlış anlamadaydım da doğrulamazdım. Hep bir ayıp gizlemek zorundaydım da bu ayıp zaten bendim, bundan kurtulamazdm. "





Şule Gürbüz'ü okumaya Coşkuyla Ölmek'le başlamış, o an kitabın istediği özenden korkmuş sırayı Kambur'a vermiştim. Kambur'u okuyarak Şule Gürbüz'ün kalemine alışmak daha kolay olmuştu benim için. Coşkuyla Ölmek de uzun zamandır gözüme çarpıp duruyordu kitaplıkta. Bu yarım kalmışlığı bitirecek doğru zamanı bekliyordum ve daha fazla karşı koyamadığım bir anda elime aldım ve başladım. Şimdi vermiş olduğum karardan epey mutluyum. 

"Hayata sığmak kolay değil, elin kolun sığsa tuttukların sığmıyor, ayakların girse hayallerin girmiyor, belin dönse gözün arkada bıraktıklarında kalıyor, hep bir darlık, darlık, sıkışma, sonra da bakılıyor ki, insan gire gire daha giriş kapısında durmuş, orayı da tıkamış, ötesi bomboş, yiğitsen ilerle. Bilinen beylik şeyler, evlenmek, işe girip çalışmak, yorulmak, hastalanmak, yaşlanmak, umduğunu bulamamak ve gitmek istemek. Mezarlıkların saadethane olduğuna hep inandım, evet, yatıp üstüne toprağı çekmek, önünden vızır vızır arabaların geçmesi,korna sesleri..."  


Kitapta dört farklı hikaye, dört farklı adam var. Fakat hepsinin ortak noktası, yaşamla olan kavgaları. Hayata hiçbir şekilde sığamamış, bu sığamayışı usulce kabullenmiş ve bir daha sığmayı denememiş, bir çeşit 'tutunamamış' adamların hikayelerini anlatıyor bize kitap. Bir ihtiyar, bir baba, bir oğul ve bir eş, gelenekle, kalıplara girmekle ancak bu şekilde normal görülmekle, hayattan alınan zevkle kavga ediyor. Siz onların yerlerini gördükçe de 'peki ben hayatın neresindeyim?' demekten alamıyorsunuz kendinizi. 

"Ben hayatta kendime bir yol bulamadım, yapamadım da, mevcutlara giremedim de. Tırmanamadım da , büsbütün aşağı yuvarlanamadım da. Anlatılan, görünen, gösterilen şeylerin yol oluşu bana inandırıcı gelmedi. İnandırıcı gelmemek bir yana varlığı bana yokluk geldi, yokluğu varlığa kanıttır diye yokluğunu ikrar etmek varlığına tanık tutulurum diye bana hepten perişanlık geldi. Buna sebep yok demedim. Keşfede ede bunu keşfettim. Ama keşif, eğer gerçek bir keşifse, yani gerçek bir sır ise size açılan bir sır olarak, hep saklamanız gereken bir şey olarak bir an için gözümüze açılıyor ve tekrar kayboluyor. Yani bunlar suyun 100 derecede kaynaması gibi bir keşif değil, yer çekimini fark etmek gibi bir keşif değil, fark eden bağıramıyor, büsbütün sesi kısılıyor. " 

Şule Gürbüz'ün özen isteyen bir dili, anlatımı var. Okuduğunuzda hayran bırakacak cümleleri, tespitleri var. Kaybolmanıza sebep olabilecek kelimelerle oyunları var. Fakat ben bu kayboluşları da, yolu kendimde buluşları da çok seviyorum. Kendinizi hazır hissettiğiniz bir anda da bu duygulara ortak olmanızı istiyor, okumanızı tavsiye ediyorum. 


Beni hiç anlamayacaktı. Olsun, varsın anlamasın. Anlasa beğenmezdi zaten, kim anladığına bir kıymet vermiş ki, anlamak küçümsemektir biraz da. Buna da talip değilim. Üstelik daha açığı şu ki hem anlamayacak hem küçümseyecek, küçümseyebilmesi anlayabildiği zehabını ona verecek. Dünya bir ahmağı daha kazanıp ekini belli etmemenin tadına varacak, dünya, Sadullah Efendi'nin izansızlığıyla, her şeyin aynı kalışıyla şöyle bir gerneşecek ve diyecek ki " Oh, dünya varmış." Dünya olmasın, ne kaybederiz ki? 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder